Deniz kestanesi ya da Kirpi...

Bahar artık iyice kendini hissettiriyor. Güneşli aydınlık günler. Özlemini çektiğimiz… Karşılaştırma yapınca biz küçük yerlerde yaşayanların kentlerde yaşayanlardan daha şanslı olduğumuzu düşünüyorum. En azından mevsimleri hissedebiliyoruz henüz.  Kapalı mekânlarda, özellikle plazalarda çalışanlar için mevsimi bile algılamak neredeyse mümkün değil. Oysa ada gibi yerlerde, kış, kışlığını göstermese de soğuğunu hissediyor, ısınmak için sobanızı yakıyor, kalın kıyafetlerinizi sokağa çıktığınızda giyiyor ve fırtınayı sesiyle, kuvvetiyle yaşıyorsunuz. O yüzden sizi bilmem ama burada yaşamaya başladığımızdan bu yana biz, baharı sevinçle karşılıyoruz. Bu yılda öyle oldu. Erken baharla beraber en azından gündüz güneşini görüp, sıcacık bahçelerde, güneşli ağaç altlarındaki masalarda oturmaya başladık. Ve tabi vazgeçilmez doğa yürüyüşleri, deniz kenarı pikniklerinin zamanı da geldi. Kupa balığının bol ve lezzetli olduğu zamanlar. Kupes diye de bilinir. Biz de bu kocaman gözlü balığı kaptık mı soluğu deniz kenarında alıyoruz. Yine böyle bir gün deniz kenarındayız. Ateş yakmaya çalışırken uzun bir kamış buluyoruz. Yakmak için. Eşim, inceliyor yakmadan. Ucu üçe bölünmüş bir iplikle sarılmış ve ortasına bir de taş yerleştirilmiş. Bu kestane için diyor. Sonra bulunduğumuz koya bakıyoruz. Denizin içi dikenli denizkestanesi ile dolu. Tanıyorum denizkestanesini, yenildiğini biliyorum ama hiç denememişim o güne kadar. Ada’da karşıladığımız ilk güneşli bahar günleri. Bundan dokuz yıl öncesi. Nasıl kullanıldığını anlamak zor değil. Kamışı denize sokup kestanenin başından geçirince kestane yerinden ayrılıp kamışa takılıyor ve böylece birkaç tane kestane çıkarıyoruz. Çıkardığımız kestaneleri önce inceliyorum. Koyu mor, kızıl ya da morumsu, siyaha yakın uzun dikenlerle kaplı bir görüntüsü var. Pırıltılı ve canlı görünüyor denizden çıktığı zaman. Üzerindeki düzenli diken çıkıntılarına bakıp dizilişine hayran olmamak elde değil. Doğadaki müthiş uyum ve özen beni her defasında hayrete düşürüyor. Daha önce ayağıma battığı için aklıma geliyor acısı. Ama zeytinyağı sürerek yumuşatılan deriden kolayca çıkarılmasına rağmen, kırıldığı zaman çok zahmetli de olabileceğini biliyorum. Dikkatliyim. Denizden çıktıktan sonra birkaç dikenin oynadığını hissediyorum. Kayaya yapıştığı yerde ağzı diyebileceğim konik bir kısım var. İçindeki havyara ulaşmak için bu kısımdan yuvarlak kesmek gerekiyor. Yanımda taşıdığım bahçe makasımla keserek açıyorum. Kapaklarını kaldırınca içinde yeşilimsi bir sıvının aralarından seçilen koyu turuncu havyarlar çok iştah açıcı. Deniz suyunda çalkalayıp kumunu ve yeşil sıvıları dökmesini sağlıyoruz. Ardından kestaneleri tabağa koyup masamıza dönüyoruz. Ben limonlu, zeytinyağlı seviyorum. İçine hafifçe limon ve zeytinyağı döküp ekmekle sıyırıp yiyorum. Olağanüstü bir lezzet... Sanki deniz bütün lezzetlerini bu küçücük turuncu parçacıkların içinde bize sunuyor. Bir kaçını hemen yedikten sonra tekrar çıkaralım istiyorum ama bu lezzetli ürünün aynı zamanda müthiş kolesterol deposu olduğu geliyor aklıma. Ve sadece kış-bahar aylarında tüketilmesinin nedeninin bu olduğunu düşünüyorum. Balıkçı bir arkadaşımıza sorduğumda içi turuncu olanları her mevsim yiyebilirsin diyor. Akıntılı burunlardan topla yeter ki diyerek gülüyor. Başka ne yapılır sorusunu denizkestanelerinin neslinin tükeneceği korkusuyla aklıma geldiği gibi unutmayı tercih ediyorum. Ama yine de kafamda bir balık yemeğinin yanında nasıl bir sosa dönüşeceğini hayal etmekten kendimi alıkoyamıyorum. Tadımlık diyorum. Her şey tadımlık olmalı ki aynı heyecanla bir kez daha keyfini çıkarabilelim. İşte o tanışmadan beri her deniz kenarı pikniğinde ana yemek ya da başlangıç olarak ellerimizle çıkardığımız kestaneler ada diliyle Kirpi,Ayvalık diliyle Kara Diken bize eşlik ediyor. 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !